Çiti geçmeliydi. Çiti geçmeliydi. Çiti geçmeliydi…
XXX XXX XXX XXX XXX XXX XXX
Yağmur üç gündür hiç durmadan yağıyordu. Kafayı dışarı çıkarmak mümkün değildi. Gök gürültüleri şimşeklerin parıltılarına karışıyor, rüzgarın uğultusu kulakları sağır ediyordu.
Derme çatma çadırlarının her tarafını kapatmış, içerisini elinden geldiğince fırtınadan korumaya çalışmış, çadır uçup gitmesin diye uç taraflara bulabildiği en ağır taşları yerleştirmişti.
Çadırlarını kocası Rıza ve 10 yaşındaki büyük oğulları Osman ile birlikte kurmuşlardı. Güleser kadın hem çok güçlü hem de çok becerikliydi. Tek başına oduna gider, ağaç keser, kestiklerini taşır, hayvanları güder, sağar, sütünden yoğurt, peynir yapar, hayvanların yünlerini kırkar, onları eğirir, ip yapar o iplerle çocuklarına türlü giysiler örer, dokumalar yapardı. Kocası Rıza’ya her zaman destek olurdu. Hatta, hayata tutunmak ve mücadele etmek konusunda tüm kadınlarda olduğu gibi kocası Rıza’dan daha da güçlüydü.
Üç beş tane olan hayvanlarını otlatmak, yaz sıcağından ve sivrisineklerden çocuklarını korumak için yaylanın yükseklerine çadır kurmuşlardı. Hayvanlar taze otları yiyerek gelişecek, onların sütü ve temiz hava ile de çocukları büyüyecekti. Tam dört çocukları vardı. Allah ne verdiyse razı olmuşlardı. Hem köylük yerde ne kadar çok olursan o kadar güçlü olurdun. Kıt kanaat geçiniyorlardı ama mutluydular. Kendi yağlarında kavruluyorlar, kimseye muhtaç olmadan geçinip gidiyorlardı.
Kocası ve büyük oğlu Rıza hayvanları getirmek için gitmişlerdi. Güleser kadın diğer 3 çocuğunu uyutmuş, boy sırasına göre mitilin üzerin yatırmış, üzerlerini kendi dokuduğu yün battaniye ile örtmüş, gaz yağının kör ışığında kirmen ile keçilerden kırktığı kılları eğiriyordu. Gök gürültüsünden uyanacak gibi olan bebelerin sırtına eli ile yumuşak yumuşak dokunarak ‘Eee , yavrum, eee’ diye sakinleştiriyordu. Annelerinin tatlı sesini ve alıştıkları dokunuşlarını hisseden bebeler de tekrar uykuya dalıyordu. Güleser kadın gece bir hayli ilerlemiş olmasına rağmen, kocası ve oğlu gelmeden uyuyamamış onları bekliyor, bir yandan da fırtına dinsin, kocası ve oğlu sağ salim çadıra dönsün diye dua ediyordu. Derken büyük patlama oldu.
Yıldırımın sesini ve ışığını duyan Rıza, kendi kendine endişeyle;
-Allah hayretsin, dedi. Osmaan, yörü gidip çadıra bakalım, hayvanlara sonra bakarız, bir kovuğa sığınmışlardır herhal, diye oğluna seslendi.
Yıldırımın çadırın yakınlarına bir yere düştüğünü fark etmişti. Oğluna bir şey söylemiyordu ama yüreğine ince bir sızı girmişti. Çamurlara bata çıka geri dönmeye çalıştılar.
Vardıklarında, çadırın yarı yerinin yıkıldığını diğer yarısından da dumanlar yükselmekte olduğunu görmüşlerdi. Yıldırım çadırım tam ortasına isabet etmiş, Güleser kadının gür, parlak kahverengi, belik belik saçlarının arasından vücudunun tamamını geçerek toprağa karışmıştı. Güleser kadının cesedini bebelerinin üzerine kapanmış bir şekilde buldu Rıza. Güleser kadın can havliyle, bebelerini korumaya çalışmış o şekilde de canını teslim etmişti. Gözleri açık gitmişti. Küçücük ağzı da sanki son bir şey söylemek istermişçesine açık kalmıştı. Bebeler nedendir bilinmez, belki de annelerinin kokusunu aldıklarından, uyanmışlardı ama sesiz sakin yatıyorlardı. Rıza karısının göz kapaklarını ve ağzını elleriyle yavaşça kapattı. Yıldırım Güleser kadının başında küçük bir yanık yeri bırakmıştı. Başkaca bir yanık izi yoktu. Öylece gelmiş, canını alıp gitmişti.
Aynı gecenin sabahında, cenazeyi köyün ufak mezarlığına defnettiler. Küçük cemaat ince ince yağan yağmurun altında, çamurlaşmış toprağa Güleser kadını teslim etti. Rıza, en büyüğü 10 en küçüğü 2 yaşında olan 4 tane çocukla bir başına kalmıştı. Güleser kadın onun can yoldaşıydı. Onsuz ne yapacağını, çocukları nasıl büyüteceğini, işleri nasıl yetiştireceğini bilmiyordu. İşe gitse çocuklar, çocuklara koşsa iş boş kalacaktı. Düşündükçe hem özlemi hem üzüntüsü artıyordu. Mezarlıkta bir tek o kalmıştı. Son bir Fatiha okudu. Kalktı, tek göz evine doğru yürüdü.
Güleser kadını defnedeli bir ay olmuş olmamıştı. Komşuları Fadik ana bir sabah bahçeye giden Rıza’nın önünü kesti.
-Hala istiyorlar Rıza, gel etme eyleme, sabi sübyanın kısmetini tepme… dedi.
-Bilmiyorum ki Fadik ana.. dedi. Rıza
-Bilmeyecek bir şey yok oğul, en iyisi bu, 4 tane horantaya bakamazsın. Kazım ağa, ne zaman isterse biz hazırız, hiç meraklanmasın diyor…
-Hele bir yol dur bakalım deyip devam etti Rıza.
Fadik ana, ineklerinden sağdığı sütü, sütten yaptığı yoğurdu, peyniri ilçeden gelenlere satardı. Güleser kadın sağ iken de Kazım ağanın teklifini iletmişti. Ama Güleser kadın teklifi tamamlamasına dahi izin vermemiş, kesinlikle olmaz demişti. Kazım Ağa ilçenin en zenginlerindendi. 4 erkek evladı vardı ama kızı olmamıştı. Kendi de karısı da bir kız evlat istiyordu ama olmuyordu. Rıza’nın en küçük çocuğu iki yaşındaki Fidan’ı evlatlık almak istiyorlardı o yüzden. Fidan’ı diğer çocuklarından ayırmayacaklarına, bir dediğini iki etmeyeceklerine, çok iyi bakacaklarına, onun da bir evlatları olacağına, ne zaman isterlerse görebileceklerine söz veriyorlardı. Ama resmi olarak nüfusuna almayacaktı Fidan’ı, Kazım Ağa. Ne gerek vardı o kadar yazı çiziye. Kazım Ağa’nın sözü senet değil miydi zaten.
Güleser kadın da Rıza’da en küçük kızları Fidan’ı çok severdi. Fidan diğer kardeşlerinin aksine akça pakça, bembeyaz tenli, pembe yanaklı, minicik burunlu, badem gözlü çok tatlı bir kızdı. Annesi, ‘benim Fidan’ım büyüyecek, bu topraklara kök salacak, meyve verecek, buranın bir parçası, bize gölge olacak, ciğerparemi kimselere veremem’ diyerek, Fadik anayı fazla konuşturmadan ters yüz etmişti. Ama Kazım Ağa her zengin insan da görülen bir tavırla hiç vazgeçmemiş, aralıklarla Fadik ana ile haber göndermeye devam etmişti. Güleser kadın öldükten sonra umudu daha da artmıştı.
Rıza ise ne yapacağını bilmiyordu. Bir yanda canı gibi sevdiği en küçük kızı Fidan’ı, bir yanda yoksulluk. Fidan’ı Kazım Ağa’ya evlatlık verse hem evden bir boğaz eksilecek, hem de kızın geleceği kurtulacak diye düşünüyordu. Peki acaba Fidan’ı kendisi kadar sevip, gözetip kollarlar mıydı acaba. Acaba emanet edilebilir miydi küçük bir can bir başkasına. Acaba katlanabilir miydi bir baba minik kızının kokusunu almadan yaşamaya, daha da kötüsü kendi elleriyle bir başkasına teslim etmeye o küçük yüreği. Peki ya yoksulluk, soğukta sobaya yakacak bir odun koyamamak, sıcak bir tas çorba kaynatamamak, hastalanan bebeleri doktora götürmek yerine, üzerine battaniye örtüp iyileşsin diye dua etmek. Buna katlanabilir miydi acaba bir baba. O kadar çok cevapsız soru vardı ki. Nasıl cevaplayacaktı bu zor soruları okuma yazması olmayan Rıza. Güleser kadın olmadan nasıl dayanacaktı. Bilmiyordu Rıza…
Bir ay daha geçmişti. Hava iyice soğumuş, yağan kar etrafı sessiz ama buz gibi yapmıştı. Rıza sabah ezanı ile uyandı. Buz gibi su ile abdest aldı. Sabah namazını kıldı. Cuma günü hayrına dua etti. Dün öğlen kaynattığı çorbadan, kalanları akşam çocuklara içirmiş, kendisi bir şey yememişti. Küçük pencereden dışarı baktı. Hala karanlıktı. Sonra yan yana yatan çocuklarına döndü. Melek gibi uyuyorlardı. Sabah uyandıklarında yedireceği bir şey kalmamıştı. Pencerenin kenarında uyuyakaldı. Rüyasında Güleser kadını gördü. Güleser kendisine gülümsüyordu. Rıza sesleniyordu ama Güleser cevap vermiyordu. Sadece gülümsüyordu. Çok koştu Rıza rüyasında, çok seslendi, ne yapayım diye sordu ama cevap alamadı. Sadece gülümsemişti karısı.
-Hayırdır inşallah …diye uyandı.
Gün iyiden iyiye ağarmıştı. Önce Osman’ı uyandırdı. Sonra diğer çocuklarını.
-Cuma namazı için köye inecez..dedi.
Diğer iki çocuğu Fadik Anaya bıraktı. Fadik ana Rıza’ya soran gözlerle baktıysa da, bir şey söylemedi Rıza. Fidan’ı battaniyesi ile sırtına bağladı. Osman’ı yanına aldı, köye doğru yürümeye başladı. Her adımda sırtındaki Fidan’ı daha çok hissediyordu. Kızı sessiz sakin sırtında duruyordu. Rıza sanki dünyanın en ağır yükünü taşıyordu. Sanki her adımda yere gömülüyordu. Sanki ayakları toprağa saplanacakta, olduğu yerde kalacakmış gibi hissediyordu. Ama ne ayakları yere saplandı ne de yolda kaldı. Ayakları ağır aksak da olsa onu Kazım Ağa’nın evinin önüne kadar getirmişti.
Rıza’yı sırtında Fidan ile gören Kazım Ağa durumu hemen anladı. Kurnazın önde gideniydi. Herşeyin kokusunu alır, hemen bir çözüm bulurdu. Rıza’nın durumunu da hemen çözmüştü.
-İçin rahat etsin, mübarek gün en doğrusunu yaptın… dedi Kazım Ağa
Rıza, Fidan’ı sırtından indirdi. Kucağına aldı. Önce pembe yanaklarını sonra rengini annesinin saçlarından almış kahverengi saçlarını uzun uzun öptü, Kızının mis kokusunu son bir kez içine çekti.
-Allah beni affetsin …dedi ve Fidan’ı Kazım Ağa’ya teslim etti.
Sonra arkasını döndü, Osman’la birlikte camiye doğru uzaklaştı.
Alıştığı baba kucağından, hiç tanımadığı iri yarı Kazım Ağa’nın kucağına giden Fidan canhıraş ağlamaya başlamıştı. Kızının ağlamasını duyan Rıza bir an duralar gibi olduysa da, dönerse Fidan’ı bırakamayacağını bildiğinden yürümeye devam etti. Gözlerinden akan sicim gibi yaşları Osman’dan saklamaya çalışıyordu ama beceremiyordu.
Fidan babasını çitin ardından uzaklaşırken gördü en son. Kazım Ağa her zaman cebinde taşıdığı akide şekerlerinden birini vermek için Fidan’ı yere indirince, Fidan küçük adımlarıyla çite doğru koşmaya başladı. Eğer çiti geçerse babasına kavuşacağını biliyordu. Ama kestane ağacından yapılmış çitin, yazın güneşinden kışın soğuğundan kurumuş kararmış sert dallarını geçemedi. Bir daha denedi küçücük elleriyle. Olmadı. Çitin dibine oturdu, ağlamaya başladı. Gözyaşları önce ellerine, oradan da toprağa karıştı. Kazım Ağa eve götürmek için kucağına aldığında hala içini çeke çeke ağlamaya devam ediyordu. Ondan sonraki üç ay boyunca ne zaman bahçeye indirseler hep o çite doğru koştu. Koştu, koştu ama o çiti hiç geçemedi.