ÇOCUK

Geldiklerinde çocuk evin geniş salonunda, babasının iş arkadaşının her yurt dışına çıktığında, aksatmadan getirdiği oyuncaklarıyla oynuyordu. Birinci sınıfı yeni bitirmiş, ilk yaz tatilinin keyfini çıkartıyordu. Gece çok hareketli geçmişti. Gelenin gidenin arkası kesilmemiş, çocuğun anlam veremediği bir kalabalık evi bir doldurup bir boşaltmıştı. Çocuk, evdeki bu hengameye ve yorgunluğa daha fazla dayanamamış akşamın erken bir saatinde uykuya yenik düşmüştü. Hem tatilde olmasının hem de yaz sıcağının etkisi ile sabah erkenden uyanmış, çok sevdiği, mavi, beyaz, kırmızı üç renkli, uzun sopasından ittirdiğin zaman pervaneleri dönen helikopteri ile oynamaktaydı.

Balkonda, sokağı izlemekte olan annesinin

- Getiriyorlar… dediğini duydu.

Evde yine telaşlı bir hareketlenme oldu. Kardeşleri, annesi ve o an evde olan birkaç aile dostu evin kapısına yöneldi. Annesi kapıyı yavaşça açtı. Az sonra, hiç tanımadığı dört-beş adamın arasında babasını gördü. Ne bu yabancı adamlar ne de babası eve girerken ayakkabılarını çıkarmadı. Çocuk bu duruma çok şaşırdı. Normalde, yerler silindikten sonra kuruyana kadar, çocuklarının kanepelerden inmesine bile izin vermeyen annesi, ayakkabılarla içeri girilmesine hiçbir şey dememiş, endişeli bir sessizlik içinde izlemekle yetinmişti.

-Fazla kalmicaz …dedi, adamlardan kirli sakallı olan.

-Birkaç parça çamaşır alacak o kadar…

Çocuk, babasının sustuğunu gördükçe şaşırıyordu. Evde babası varken diğerleri susar ve babasını dinlerdi. Evin kralıydı babası. Onun izni olmadan sinek dahi uçamazdı. Ama babası hiç konuşmuyordu işte. Çocuk, tanımadığı adamların arasında, babasının normalden daha küçük göründüğünü düşündü. Diğer adamların neden evlerinde olduğunu ve neden babasını aralarına aldıklarını da hiç anlayamamıştı.

-Niye…? diye sordu annesi babaya bakarak, yıkılmış bir ifadeyle.

Çocuk, annesinin babasını sorgulamasına çok şaşırdı. Annesi sessizce, babasının dediklerini yapar, hiç itiraz etmez, en fazla, “Akşama ne yemek istersin” benzeri gündelik sorular dışında, hiç soru soramazdı. İlk defa yargılarcasına soru sorması daha önce görülmüş bir şey değildi.

-Böyle olmasını istemezdim… dedi, babası usulca.

Her zaman bağıra çağıra konuşan babasının, fısıltılı cevabı çocuğu daha da şaşırtmıştı.

Üstelik, kendisine seslenmemiş, yanına çağırmamış, kucağına da almamıştı. Oysa eve gelir gelmez, çocuğu çağırır, kendince sever koklar, kucağına oturtup, o gün hakkında konuşurdu. Ama şimdi yüzüne dahi bakmamıştı.

-Sonra konuşursunuz… dedi adamlardan biri.

-Alacaklarını al çabucak.

Adamın sözlerinin ardından, yatak odasına geçtiler ve babanın birkaç parça çamaşırını plastik bir çantaya doldurdular. Odadan çıkıp kapıya doğru yöneldiler. Gidiyorlardı. Babası da gidiyordu. Çocuğun üstünde lacivert beyaz, ince enine çizgili bir tişört ve lacivert bir şort vardı. Babası yurt dışından getirmişti. Çocuk bu kıyafete “sütçü” adını takmıştı nedendir bilinmez ve çok severdi.

-Ben… Belki bir daha gelemem … dedi, baba.

Önce çocuğa baktı. Sonra da kirli sakallı adama. Adam gözleriyle onay verince, diğerleri açıldılar. Baba çocuğa döndü, seslendi. Her zaman ki tonda değildi sesi ama çağırmıştı işte. Çocuk babasına doğru ürkek adımlarla ilerledi. Bir adım. İki adım. Babası ile arasındaki üç adımlık mesafe hiç tükenmiyor gibi geliyordu. Baba ellerinde kelepçe olduğu için, kollarını çocuğun başından geçirerek sarıldı çocuğa. Babasının kokusu aynıydı. Sigara, limon kolonyası ve yeşil sabundan oluşan bir karışım. Çocuk hemen tanımıştı. Sesi, duruşu, davranışı değişmişti ama babasının kokusu aynıydı. Çocuk bu kokuyu hayatı boyunca hiç unutmayacaktı.

Baba, çocuğu, göğsüne bastırdı. Hafifçe sıktı. Çok sert adamdı, katıydı, çok zorluklardan geçmişti ama çocuğu çok severdi. Çocuk ne yapacağını bilmeden, kollarını babasının omuzlarına koymuştu. Baba biraz daha sarmaya çalıştı çocuğu, kelepçeleri zorlayarak. Çocuğu biraz daha hissetmeye çalışıyordu.

-Derslerine çok çalış… diye fısıldadı çocuğa.

Çocuk kafasını salladı belli belirsiz. Baba, çocuğun, siyah, gür, kıvırcık saçlarını öptü. Son bir kez sarıldı.

-Gidelim… dedi kirli sakallı polis.

Baba, çocuğu bıraktı. Polislerin arasında kapıdan çıktı. Bir daha da o kapıdan içeri giremedi.

Evdekiler balkona çıktı, babanın arkasından baktılar. Çocuk çıkmadı. Kucağında helikopteri, salonun ortasında oturuyordu. Sımsıkı tutmuştu oyuncağını. Öylece kalakalmıştı.

Çocuğa göre uzunca bir zaman sonra, bir sabah evden çıktılar, babasını ziyarete gittiler. Anne, abla ve çocuk. Şehrin içinde ama şehirden ayrı bir yapıydı gittikleri yer. Birçok sefer önünden geçmişlerdi ama hiç dikkatini çekmemişti çocuğun. Zaman zaman önünde nöbet tutan jandarmalara bakardı oradan geçerken. İlk defa içeri girecekti şimdi. Binaya yaklaştıkça içini bir korku kaplamıştı. Aslında hiç içeri girmek istemiyordu ama başka çaresi de yoktu.

Cezaevinin kapısında kimliklerini görevli memura verdiler. Kimlikleri kontrol edildikten sonra, başka bir odada üzerleri arandı. Arama bittikten sonra, büyük demir bir kapı açıldı ve nispeten daha küçük bir odaya girdiler. Odayı, ışığı fersiz, küçük, kirli bir ampul aydınlatıyordu. Güneş almayan, loş, nemli, havasız, daracık bir yerdi. Karşılarında kapkara bir kapı, kapının üzerinde küçücük bir sürgülü pencere vardı. Dışarıdan kapıların açılma kapanma sesleri duyuldu. Sonra ufak mırıldanmalara eşlik eden ayak sesleri. Demir kapının üzerindeki küçük sürgü açıldı ve çocuk babasını gördü. Babasının sadece gözleri, burnu ve ağzı görünmekteydi daracık açıklıktan. Gülümsüyordu babası oradan bakarken. Çocuk da gülümsedi babasına. Ne konuşulduğunu çok da anlamıyordu aslında. Babası annesine, bazı şeyler anlatıyor ve annesinin anladığından emin olmak istiyordu. Onların konuşması biter gibi olunca, baba çocuğu döndü, bir şey isteyip istemediğini sordu. Baba çocuğu her gördüğünde bunu sorardı ve yine sormuştu.

-Oyuncak… dedi çocuk.

Çocuk, o an babasının gözünden geçen bulutları fark edemedi.

-Tamam… dedi babası. Gönderecem merak etme…!

Çocuk bu soruyu ve cevabı da hiç unutmadı. Çocuk büyüdükçe oyuncak isteği içinde vicdan azabına dönüştü, çocukla birlikte büyüdükçe büyüdü.

Sonra görünmez bir el küçük pencereyi kapatıverdi. Hepsi bu kadardı. Çocuk ne küçük köpeklerinin büyüdüğünü, ne bisiklete binmeye öğrendiğini, ne tuttuğu balıkları, ne S harflerini artık düzgün yazabildiğini, ne ödevlerini bitirdiğini anlatabilmişti. Her şey yarıda kalmıştı. Bu, çocuğun babasını son görüşüydü.

Babasının evden son çıkışından bu yana yaklaşık iki ay geçmişti ve yaz tatili bitmek üzereydi. Çocuk gürültülerle uyandı. Evin içinde olağanüstü bir telaş vardı. Henüz güneş doğmamıştı ama herkes uyanmıştı ve giyinmekteydi. Anne, çocuğun uyandığını fark edince, hemen yanına gitti, onu, her zamaki şefkatiyle yumuşakça göğsüne bastırdı ve yanağından öptü. Annenin gözlerinden yaşlar süzülmekteydi. Çocuğa korkmamasını, çocuğun da çok sevdiği Türkan teyzelere gideceklerini söyledi.

Çocuk sevindi ama neden gece karanlığında gideceklerini de anlamamıştı. Zaten fazla düşünemeden de evden çıktılar ve Türkan teyzelere gittiler. Türkan teyze, erken yaşta eşini kaybetmiş, çocuklarını tek başına büyütmüş, babanın çocukluktan mahalle arkadaşı, çok yakın aile dostları idi. Çocuğu da çok severdi. Çocuk da onu.

Eve gittiklerinde, çocuk Türkan teyzenin de ağladığını gördü. Türkan teyze çocuğu görür görmez, kucağına aldı ve sarıldı, ağlaması hıçkırıklara dönüştü. Annesi de ağlıyordu. Salona geçtiler, sabah ezanı okunmaya başlamıştı. Sakinleşir gibi oldular. Anne;

-Ben hastaneye gidiyorum dedi.

-Tamam dedi Türkan teyze, çocuk bana emanet, sen merak etme.

Anne çocuğa sarılıp, öptü, çok gecikmeden geleceğini söyleyip evden çıktı. Anne gittikten sonra Türkan teyze çocuğu hazırladığı yatağa yatırdı, saçlarını okşadı bir süre. Çocuk sabah serinliğinin de etkisiyle uykuya daldı.

Çocuk öğlene doğru uyandı. Türkan teyze kahvaltı masasını hazırlamıştı. Çocuğun uyandığını görünce, onu hemen masaya oturttu ve kahvaltısını yaptırdı. Çocuk çok aç olmamasına
rağmen birkaç kırma yeşil zeytin ve domateslerden yedi. Kahvaltıdan sonra, Türkan teyzenin evinin hemen karşısında oturan ve çocuk gibi birinci sınıfı yeni bitirmiş olan arkadaşı Özge’lerin evine çıktı. Özge’nin de çocuk gibi bir sürü oyuncağı vardı ve birlikte çok eğlenirlerdi. Çocuğun gelişine Özge de çok sevinmişti. Beraberce oynamaya başladılar. Önce katilin kim olduğunu bulmaya çalıştıkları İpucu; sonra attığın zara göre atları yarıştırdığın bir masa oyunu, sonrasında da ikisinin de favorisi olan Monopoly.

Tam Monopoly oyununun ortasında, Özge’nin babası geldi. İri yarı, sevimli bir adamdı. Çocuk da adamı eğlenceli bulurdu. Ama bu sefer adamın üzerinde bir durgunluk vardı.
Havadan sudan, oynadıkları oyunlardan konuştu onlarla. Sonra çocuğa döndü. Hayatta her zaman her şeyin olabileceğini, her şeye hazırlıklı olmak gerektiğini söyledikten sonra;

-Baban ölmüş… dedi. Aniden. Sanki elektrikler kesilmiş, yarın yağmur yağacakmış, bakkalda ekmek kalmamış der gibi. Çok sıradan, her gün yaşanabilecek bir olaymış gibi ve çocuk yapayalnızken.

-Baban ölmüş...dedi.

Çocuk sustu. Hiçbir şey demedi. O an çocuğun içinde birçok şey ard arda yıkılmaya başlamıştı. Çocuk da farkında değildi. Ama domino taşlarının devrilmesi gibi, çocuğun içinde de bir şeyler hiç durmayacakmış gibi devriliyordu.

Çocuk Monopoly’de kazandığı tapuları tek tek yerine koydu, oyuncak paraları, evleri, otelleri, kartları kutunun içindeki bölmelerine yerleştirdi. Kutunun kapağını kapattı. Hiçbir şey söylemeden kalktı, ayakkabılarını giydi. Özge’nin ve iri yarı babasının seslenmelerine aldırmadan Türkan teyze’nin evine gitti ve annesini beklemeye başladı. Annesi gelene kadar da hiç konuşmadı.

Çocuk insanoğlunun zalimliği ile ilk defa bu kadar doğrudan karşılaşmıştı. Bu bir ilkti ama son da olmayacaktı. Hayat böyle bir girdaptı işte. Küçük bir çocuğu zamansız büyüten, onu büyümüş bir gölgeye çeviren.

← Tüm yazılar