DÖNEMEÇTEN SONRA HOŞÇAKAL

Kilidi olmayan kapıyı kolundan hafifçe tutup çekerek açtı. Geçen yıl ilk kez girdiği andaki görüntüden çok da fazla bir şey değişmemişti odada. Zaten hepsi hepsi iki aylık bir yaz tatili geçmişti aradan. Karşılıklı dizilmiş ikişerden dört tane yatak, bıraktıkları gibi duruyordu. Henüz kimse gelmediği için çarşafları falan da yoktu üzerlerinde. Kirli pencere camından, üzerine güneş ışığı vuranların koyu yeşil kaplama kumaşları soluklaşmıştı. Aynı yeşil renk kumaştan yapılmış, kornişte iğreti duran bir perde belli belirsiz sallanmakta, pencerenin kenarında beklemekten sararmış, üzerinde hangi derslere ait olduğu belli olmayan, el yazısı ile tutulmuş notlar durmaktaydı. Zeminde, kirden ve yılların getirdiği yıpranmadan dolayı artık renkleri tam olarak seçilmeyen beyaz gri arası karolar insanın içini sıkıyordu. Sıvaları dökülmeye başlamış kirişin köşesinde, çay yapmak için zaman zaman kaçak elektrik çekilen kapağı sökülmüş buvat deliğinden görünen elektrik kabloları bir o yana bir bu yana dağılmış duruyordu. Birbirine bitişik, altlarından yer yer paslanmaya başlamış, dört tane ince metal dolap yerli yerindeydi. Fakültede geri kalan üç yıl boyunca, tüm eşyalarını soldan üçüncü dolaba nasıl yerleştireceğini düşündü bir an. Duvarlarda karşılıklı duran kırk santimlik iki tane metal rafa takıldı gözleri. Geçen yıl odaya ilk defa girdiğinde rafın birinin üzerinde bulduğu eski spor toto kuponlarını hatırladı. Fenerbahçe’nin deplasman maçına banko iki oynandığını görünce, odada kendisi gibi bir kanarya daha olduğunu anlamış ve nasıl da sevinmişti içten içe.

Şimdi de geçen dönem karşı odada kalan diş hekimliği öğrencisi ve onun başka blokta kalan sınıf arkadaşı Selim’le oynadıkları artı, eksi oyununun yırtılmış kağıt parçalarını buldu metal rafın üzerinde. Selim, neşeli ve samimi birisiydi. Son sınıfa geçecek öğrencilerin genel tavrının aksine, yeni gelenlere üstten bakmayan, zeki, esprili ufak tefek bir Anadolu çocuğuydu. Artı eksi oyununu da Selim öğretmişti onlara. Basit bir oyundu. Kağıt kalem yetiyordu oynamak için. Yurttaki boş zamanlarında vakit öldürmek için birebirdi. Her iki taraf dört haneli bir sayı yazıyor, bir taraf tahminini söyleyince, diğer taraf yapılan tahminin doğruluğuna göre artı 1, eksi 2 gibi cevaplar veriyor ve ipuçlarına göre doğru sayıyı bulan oyunu kazanıyordu. Kaybeden ise kazanana çekirdek ve meyve suyu ısmarlıyordu. Oyunu kazananların nerdeyse tamamı, yurdun karşısına açılmış barakadan bozma bakkaldan, kendisinin de çok sevdiği gibi tuzlu çekirdekle birlikte şeftali suyu isterken, Selim’in tuzlu çekirdeğin yanında neden vişne suyu istediğini hiç anlamadığını hatırladı. Tuzlu çekirdek ile vişnenin ekşi tadını birbirine yakıştıramamıştı hiçbir zaman. Ama Selim çok seviyordu, tuz ve ekşi karışımının dedesinin bahçesinde yediği çağla bademlerin tadına benzediğini söylerdi hep. Bir de çekirdekleri yerken oturdukları banktan, karşı arazide görünen kavakların, dedesinin Selim doğunca diktiği kavakların aynısı olduğunun altını çizerdi bazı bazı. Öyle ki Selim mezun olunca dedesi kavaklığı satıp Selim’e muayenehane açacakmış. Keyifle anlatırdı yeri geldikçe.

Valizini ve spor çantasını boş yataklardan birinin üzerine bıraktı ve eşyalarını dolaba yerleştirmeye başladı. Odaları zemin katta duş ve tuvaletlerin tam karşısında olduğu için koridorlarında hareket hiç eksik olmazdı. Üst katlarda sular kesik olduğunda nerdeyse tüm blok zemin kata inerdi. Yüksek sesle konuşanlar, şarkı söyleyenler, tartışanlar devamlı bir ses devamlı bir hareket. Üniversiteler yeni açıldığı için, henüz öğrencilerin tamamı yurda gelmediğinden ortalık henüz sakindi. Fırsattan istifade, acele etmeden rahatça dolaba ve odaya yerleşti.

Boşalan valiz ve çantayı kapının üzerinde depolama alanı olarak yapılmış boşluğa kaldırıp koydu. Blok görevlisinden aldığı nevresim takımlarını paketinden çıkartarak, pencerenin hemen altındaki yatağına serdi ve eserine baktı gülümseyerek. Üzerinde mavi dallar ve çiçekler olan Yurtkur damgalı bu yastık ve çarşaflar bir dönem daha onu sarıp sarmalayacak, soğuk havalarda sıcak bir sığınak, kurduğu hayallere sessiz bir sırdaş olacaktı.

Ekim sıcağı, yol yorgunluğu ve odaya yerleşme telaşının ağzını kuruttuğunu fark etti. Sosyal tesisler açıksa belki bir bardak çay bulurum düşüncesi geçti kafasından. Dolabını kilitledi ve sosyal tesislere gitmek için odadan çıktı.

Loş koridorda, kimisinin tüm kanunları ezberlemeye çalıştığı için ‘ayaklı mevzuat’, kimisinin de her bulduğu fırsatta gölge boksu yaptığı için ‘boksör’ diye çağırdığı, hukuk fakültesi son sınıfta okuyan bir öğrenci ile karşılaştı. O da erken gelenlerdendi. Çok samimiyetleri yoktu, kaba ve densiz bulduğu için boksöre yakınlık göstermek gelmemişti içinden hiçbir zaman. Boksör, görür görmez, daha selam bile vermeden;

-Bu sene size Borçlar Genelle, İdare Hukukundan çok fena çakacaklar dedi keyifle.

Hukuk fakültesi ikinci sınıfın en zor dersleriydi gerçekten söyledikleri. Ama Boksörün lafının altında kalmak istemediği için;

-Sen son sınıfa geçtiysen biz de mezun oluruz be Boksör sen rahat ol, dedi.

Belli belirsiz bozulan Boksör, sanki hıncını alırcasına;

-Haa, duydun mu, sizin şu saçma sapan artı eksi oyunu oynadığınız, diş hekimliğinde okuyan Selim var ya, memleketinde baraj gölünde boğulmuş, diyerek hızlıca merdivenleri tırmandı ve bloğun dışarısına çıktı.

Gözleri mi yoksa zaten loş olan blok mu bir anda karardı tam olarak anlayamadı. Musluklardan gelen damlama sesleri kulaklarında patlıyordu sanki. Merdiven basamaklarından birine çöküverdi. Sanki boşlukta yüzer gibi dengesiz hissediyordu. Nefesini düzenlemeye, sakin sakin düşünmeye çalıştı. Çok becerikliydi Selim, nasıl olur dedi kendi kendine. O kadar zeki, becerikli çocuk nasıl olur da bir baraj gölünde… Olamaz diyordu. Olamaz. Boğulmuş olamazdı. Fakülteyi bitirecekti bu sene. Daha kavaklık vardı. Selim’in kısmetine dikilen kavaklık. Dede vardı. Mezuniyet. Muayenehane. Umutlar vardı, düşler, yaşanacak gencecik bir hayat vardı. Daha şu garip dünyanın tahmin edilmemiş artıları eksileri, keşfedilmemiş acıları ve sevinçleri vardı. Hepsi bir anda bulanık bir baraj gölüne batamaz ki. Şaşkınlık, üzüntü, hepsinden öte bir yarım kalmışlık. Ağızda acı, kekremsi bir tat.

Bir zaman oturdu soğuk merdivenlerde. Neden sonra çöktüğü basamaklardan kalktı. Ağır adımlarla bloktan çıktı, sanki rüyadaydı. Sosyal tesisler yerine, aksi istikametteki, yurdun karşısındaki bakkala yöneldi. Dönem başlangıcını dört gözle bekleyen bakkal çoktan açmıştı kapılarını. Bakkalın yılışık gülümsemesini fark etmedi bile. Bir paket tuzlu çekirdekle, bir kutu vişne suyu aldı. Selim ile her zaman oturdukları banka oturdu. Çekirdek paketini ve vişne suyunu açtı. Bir iki tane çekirdeği ağzına attıktan sonra, vişne suyundan da bir yudum aldı. Çekirdeklerin tuzları ve vişne suyunun ekşisinde eriyor, tatları birbirine karışıyordu. Gözlerinden yaşlar akmaya başladı birden. Karşıya baktı yaşlı gözlerle. Boş arazide görünen kavaklar azalmıştı. Sonra iş makinalarını ve kamyonları fark etti. İnşaat başlamıştı. İş makineleri kavakları söküyordu.

← Tüm yazılar