Bir tanıdık vasıtası ile ofise gelmişti. Ev sahibi ile problem yaşıyordu. Kirada oturduğu evden çıkmak istemiyordu. Kira parasını düzenli ödüyordu. Muhiti seviyordu. Ev, iş yerine yakındı. Yeni bir ev aramak için zamanı yoktu. Evden ayrılmamak için birçok nedeni vardı.
Yaşlıca, saçları tepeden dökülmüş, kenarda kalanlar ile pos bıyıkları da yer yer beyazlamış, tonton bir adamla birlikte gelmişlerdi.
Kendisi esmer, düz kahverengi saçlı, orta yaşlarını yaşayan, yüzünde çizgiler oluşmaya başlamış, ufak tefek bir kadındı. Tiyatro sanatçısıymış. Çocuk oyunları oynuyorlarmış. O sırada ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’i sahneliyorlarmış. Oyunları çok eğlenceliymiş.
-Bir gün sizi de bekleriz… dedi.
-Tabii ki, çok sevinirim… dedim.
Problemi üzerinde konuşup, anlaştık. Kira kontratını ve vekaletnameyi göndereceğini söyleyerek, ofisten ayrıldılar. Kadın konuşurken, yaşlı adam yalnızca başını sallamakla yetinmişti. Yaşlı adam pek konuşmamış olsa da geliş ve gidişte kadına kapıyı açmış, merdivenlerden inip çıkarken de elinden tutarak destek olmuştu. Aralarında sözlere ihtiyaç bırakmayan eski bir uyum vardı.
Birkaç gün sonra ofisin zili çaldı. O zamanlar, tek başıma çalıştığım için, kapıyı açmak için gözetleme deliğinden baktığımda kapıda kimseyi göremedim. Yine de kapıyı açtım.
-İyi günler… diyen sert ve kalın sesi duyup, gözlerimi aşağı indirince durumu hemen kavradım.
Evrakları, Yedi cücelerden Huysuz ve Meraklı getirmişti. Huysuz bir an önce evrakları verip ayrılmak ister gibi dururken, Meraklı, fıldır fıldır gözleri ile içeriyi inceliyordu.
-Teşekkürler, içeri girmez misiniz..? diye sordum.
-Yok , dedi Huysuz, provamız var, hemen dönmemiz lazım…
Meraklı’da ki hayal kırıklığını çok net görebiliyordum.
-Bir çay içseydiniz… dedim.
-Vaktimiz yok ama sizi Cumartesi günü oyuna davet ediyoruz eğer müsaitseniz…
-Tamam, geleceğim dememle birlikte,
Huysuz ve onun başıyla verdiği komuta uyan Meraklı, merdivenlerden hızlı ama küçük adımlarla inerek gözden kayboldular.
Cumartesi günü oyuna gittim. Oyunun başlamasına henüz bir saat vardı. Bilet gişesinde oturan yaşlı adamı hemen tanıdım. Ofise gelen yaşlı tonton amca gişede bilet satıyordu. Beni görünce hemen çıktı, elimi sıktı, birlikte sahne arkasına kulise geçtik.
Etraf tam bir curcunaydı. Makyaj yapanlar, kostümler, dekorlar, oradan oraya koşturan yedi cüceler.
Tüm bu karmaşanın ortasında Pamuk Prenses, klasik kostümü ile koltuğunda oturmuş son düzeltmelerini yapıyordu. Bana göre, o yaştaki birisi, Pamuk Prenses’ten çok onun annesini oynayabilirdi ama üzerime vazife olmadığı ve sadece davetli olduğum için sessiz kalmakla yetindim.
Pamuk Prenses, saçlarına tacını taktı, dizlerinden güç alarak yerinden kalktı, son bir kez aynaya baktı, omuzlarını dikleştirdi, tarlatanlı kabarık eteklerini tutarak ağır ağır bana döndü, tüm sıkıntılarını gizleyen bir gülümseme ile
-Vekalatenamede bir problem yok değil mi avukat bey? diye sordu.
-Yok… dedim, hafif şaşırarak.
Sadece bu soru bile onun aslında bir prensesten çok tecrübeli bir kraliçe olduğunu göstermekteydi. O hengamenin içinde duygularını kontrol ediyor, problemine odaklanabiliyordu. Bu yaşta hala prenses rolünü oynamak zor olsa da bu işin altından kalkmak için de elinden geleni yaptığı belliydi. Kendini daha genç göstermek için yapılmış olan makyajı akmasın diye elindeki yelpazeyi hızlıca sallamaktaydı. Ama ağır makyaj bile yılların vermiş olduğu yorgunluğu gizleyemiyordu. Yine de benimle konuşan sıradan bir müvekkil değil de, makyajı, kostümü, sahne duruşu ile küçük bir krallığın aristokrat bir temsilcisi idi sanki.
-Sizi iyi ağırlayabiliriz umarım dedi, ağdalı bir ses tonu ile.
Ben cevap vermek üzereyken, yedi cücelerden Bilgin koşarak kulise girdi ve panik içerisinde;
-Kral yok, Kral yok… diye bağırdı.
Herkesi bir telaş almıştı. Kral olmadan oyunu sahneleyemezlerdi. Herkes endişeli bir şekilde birbirine bakıyor, ne olacağını düşünüyordu. Sorunun mutlaka çözülmesi gerekliydi. Yaşlı prensesin gözünden sanki gri yağmur bulutları geçmekteydi. Yedi cücelerin bir sağa bir sola koşturması kesilmişti. Tonton amca da bir kenara oturmuş sessizce prensesi izlemekteydi. Sıkıntılı bekleyiş bir süre daha devam etti, belirsizlik tüm kadroyu üzmeye devam ederken, Neşeli koşarak içeri girerek;
-Kral telefon açtı, Eminönü’nden vapura binmiş, geliyormuş !!! diye bağırınca,
içeride sevinçli bir rüzgar esti. Kralın belki ona eşlik edecek bir ordusu yoktu ama şehir hatları vapuruna binecek akbili vardı demek ki. Herkes rahatladı. Hazırlıklarını tamamlamaya koyuldu. Ben de salondaki yerime geçtim.
Oyun başladı. Bildiğimiz ‘Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler’ Ama Pamuk Prenses, daha ziyade Kraliçe olacak yaşta. Avcı sahneye girince bir daha şaşırdım. Tonton Amca, bilet gişesindeki işinden sonra şimdi de Avcı rolündeydi. Hem kadim dost, hem biletçi hem de Avcı. Tonton amca gerçekten her derde deva idi. Kral da zamanında sahneye çıktığına göre, vapurdan salona zamanında yetişebilmişti. Oyunun sonunda salondaki çocuklar çok sevindi, çok eğlendi. Pamuk Prenses, Yedi Cüceler, Avcı, Kral hep birlikte seyircileri selamlarken herkes çok mutluydu.
Bizim davaya gelince, çok uğraştım ama davayı kötü kalpli cadı kazandı. Pamuk Prensese masalındaki gibi bir mutlu son yazabilmek için elimden geleni yaptım, çok çabaladım. Ancak sihirli güçleri olan bir prens değildim ne yazık ki. Zaman zaman küllerimden yeniden doğduğumu hissetsem de, yazdığım dilekçeler ne bir öpücükle uyuyan güzeli uyandırabilen, ne de uçan halı ile yolculuk yaptırabilen mucizevi bir özelliğe sahip değildi. Bizim masalın sonunda Pamuk Prenses Moda’da ki şatosundan Bostancı’daki daireye taşınmak zorunda kaldı.
Eğer bir gün, Kadıköy’den Bostancı’ya giden sarı dolmuşlara binmek zorunda kalırsanız, dikkat edin, yanınızda, yaşı biraz geçkince olsa da, Pamuk Prenses oturuyor olabilir.